18 Kasım 2012 Pazar

Çılgın Türkler

Eğitim sistemimizin aşamalarından oluşan;
İlkokul, ortaokul, lise ve üniversitede öğrenipte, bilgi mahiyetinde benimle paylaşımda bulunan bir arkadaş daha göremedim. 
Arkadaşlarımın yanı sıra kendim içinde durum böyle.
Çünkü eğitim sistemimizde hep önümüze hazır kalıplaşmış işe yaramayan bilgiler sunuldu, 
Hayatımızı üniversitede sıkıcı formüllerle ifade ettirmeye çalıştılar. 
Şuan neredeyse %90 nı aklımda yer almıyor. Almaz, çünkü gereksiz bilgi.
İlköğretimde, Türküm doğruyum çalışkanım safsatası her sabah papağan gibi tekrarlattırıldı hemde yıllarca,
Hiç olmadık olaylar hiç olmadık şekilde öğretildi. 
Tarih desen zırvadan çıkmış gibi, gerçeklik payı çok az. 
Değiştirilmiş, yıkanmış ve bazıları için yağlandırılmış.
...
Facebook'ta ki arkadaşlarım, mutlu veya mutsuz anlarını anlatırken veya buna istinaden paylaşımda bulunurken, genelde geçmişte yaşamış olan alimlerin veya dervişlerin sözlerinden yararlanmakta. Neden?

Yazmıyorlar, anlatmıyorlar yada tam tersini mi söylemem gerekiyor
Yazamıyorlar anlattırmıyorlar. 
Kimseye birşey söylemiyorum,

Haklılar çünkü, hep ise yaramayacak bilgiler ile doldurdular beynimizi.

Siz düşünmeyin, biz sizin yerinize düşünürüz mantığı,
Birçok arkadaşımın üniversite bitirmesine rağmen iki cümleyi bir araya getirememesinin sebebi bu, 
Arkadaşlarımın paylaşımları ilmi bakımdan genelde Mevlana Celalettin veya Şems-i Tebriz'iye ait sözlerden oluşmaktadır. 
Böylesi daha kolay geliyor onlar için. 
Böyle alıştılar.
Kendisinin yazmaması için, özgür ifadesiyle hitap etmemesi için böyle yetiştirildiler.
...
Bazen uzun yazdığımdan dem vuranlar oluyor, aslında uzun yazmıyorum altı üstü bir sayfa, 
kanaatimce sorun bende değil, 
Okumayı sevmeyen bir insan okurken zorlanır, uzun diye kastettiği bir sayfalık yazımı...
...
Bir çok ülkenin bile örnek alıp derslerinde okutturduğu mesnevi gibi kitaplar neden bizim eğitim sistemimizde hala yok.
Sadece facebook'ta ki paylaşımlara bakılsın, görecekler gençlerin ne kadar ilgi ile mevlanaya sarıldığını ne kadar benimsediğini.
Çünkü mevlana içimizden biri, en sade dille içten anlatıyor bizi, tüm çıplaklığıyla..
Öyle alimler öyle bilgiler var ki tarihimizde, okumamak için gerçekten çılgın olmak gerekiyor. 
Çılgın diyorum, çünkü çılgınlar ancak beklenenin aksi durumunda hareket eder. 
Bize Çılgın Türkler deyip duruyorlar,
Yoksa Çılgın Türkler ismi buradan mı geliyor..!!

11 Kasım 2012 Pazar

Taştan Soğuk Heykeller.

Heykeller, ah o soğuk heykeller. 
Değer taşımayan taştan heykeller.
Unutulmaktan veya unutmaktan korkanların arkasına sığınıp put gibi diktiği heykeller. 
Benim için herhangi bir ifade taşımıyorsunuz, size değer vermiyorum ucube heykeller. 
Kim olursan ol ne olursan ol vede ne yaparsan yap taşlaştırmayacaksın. 
Kimi seversen sev, siyasi olsun olmasın ama sevdiğini taşlaştırmayacaksın. 
Taşa değer vermeyen bir milletiz. Öyle geldi öyle gitmeli.
Ülkemizde yer alan heykel sahiplerinin ta kendileri yaşıyor olsaydı istemezlerdi heykel falan. 
Gerçekten değer vermiş olsalardı diktirmezlerdi taştan heykelleri. 
İbrahim (as) gibi birinin çıkıp yıkması kırması gerekiyor bu heykelleri,
Taşın değeri olsaydı ve heykelin anlamı olsaydı İstanbul' a bir tek Fatih Sultan Mehmet Han yakışırdı. 
Bir başkası değil. 
Taşa anlam vermenin anlamı yok. Taş soğuktur.
İnsan, sevdiğini putlaştırmadan sevmeli, değer vermeli, onu taş haline getirmekle sevilmez. 
Taştan insan simgesi olmaz. Seveceksen gönülden sev..
Simgesel olarak sevmemelisin. Taşın anlamı farklıdır bu milletin gözünde. 
Bu milletin geçmişi efsanelerle gerçek efsanelerle dolu, bunları taşlaştırırsak memlekette heykelden yer kalmaz. 
Gerçek fatihleri taşlaştıramazsın, heykelleştiremezsin. 
Heykel benim nezdimde hakarettir, soğuktur, iticidir. 
Taşın arkasına ancak insanlar saklanmak veya sığınmak için girer, yoksa heykelleri yapan zihniyet saklanıyor mu? 
Yanlış bir şey yapıldığında bile 
"Allah seni taş eder" diyen bir millet olduğumuza göre nedir bu heykeller. 
Yoksa gerçekten Allah bunları taş mı etti...!

8 Kasım 2012 Perşembe

"Uyumayı Sevmiyorum"


Şanlıurfa'dan kayısı bahçelerinde çalışmak için Malatya' ya gelen bir aile, 
ki bunlar bizim işçilerimiz.
Aile büyüklerinden birinin, her akşam çocuklara 
"canlarım erken uyuyun ki yarın ki iş size tatlı gelsin" diye tembihlemesi hala aklıma çakılı..
Çünkü;
Yorgun bir beden çalışmayı asla sevmez.... 

Uyumayı sevmediğimden bende geceleri geç yatıyorum ve sabahları erken uyanıyorum. Uykusuz kalıyorum ama uyumayı sevmiyorum. 
Uykusuzluğun bedenime vermiş olduğu halsizliği ortadan kaldırmak için;
Duş alıyorum, sigara içiyorum, kitap okuyorum, kahvaltı yapıyorum, kahve içiyorum, çay içiyorum. Bunları yapmamla birlikte uykusuzluk belirtileri ancak 8:00 gibi siliniyor.
Bu aşırı gibi gözüken tüketim, yüzümde yeşermesine izin vermediğim uyuklama belirtilerin gitmesi içindir. 

Uykusuzluk kadar insanı perişan eden bir etken yoktur, o kadar zayıf ve güçsüzüz ki uykuya bile yenik düşüyoruz. Hal böyleyken insanoğlunda yeşeren bu aşırı beğenmişlikte neyin nesi...
Her ne kadar aklımız beş karış havada da olsa en azından ayaklarımız yere bassın.. 
İnsanların, kendini beğenmişliğin kensine bir faydasının olmadığı bilmemesi ne garip., 
Yaratan yaratılanı gerçekten zayıf yaratmış, zayıf yaratmış en azından ne olduğunu bilsin. Bu zayıflığa rağmen Yaratıcıya isyan içerisinde olan tipleri görmek ne garip..
Birazcık güçlü yaratmış olsaydı acaba insanların davranışları ve tavırları nasıl olur du?
En basiti bir hapşırmanın önüne geçebiliyor muyuz? 
Hapşırmayla beraber insan kalbinin anlıkta olsa durmasına engel olabiliyor muyuz?
Cevap tabi ki hayır. 
E o zaman...........!